Yarın Yaparım

Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

Sonra (iradesi) duman halinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin’ dedi. İkisi de, ‘İsteyerek geldik’ dediler” (Fussılet 41/11).

Tabii, biz de yerdeyiz. Biz de Rabbimiz’e gideceğiz. Fakat isteyerek gitmek elbette daha hayırlıdır. Buradan gitmek istemeyenler de iki sebepten dolayı gitmek istemezler. Bir grubu, “Gidip orada boş boş yatmakta ne var? Burada kalıp ibadetle taatle vakit geçirmek, gerek kendisine gerek halka faydalı olmak daha iyidir” derler ve buradan gitmek istemezler. Bu kısım iyidir.

İkinci kısım ise, “Ahiretimizi imar edemedik, bu halle nasıl gidelim?” diye düşünür ve gitmek istemezler. Fakat böyle dedikleri ve düşündükleri halde yine onun imarına gayret etmezler. İşte bu zümre kötüdür.

Pekala, mademki ahiretimizi imar edemediğimizi biliyoruz, daha ne duruyoruz? Neyi bekliyoruz? İşte kölenin işini, sözünü şimdi anladık. Geleceğin, yarının nasıl olacağı bilinebilir mi ki şimdiye kadar bu mühim işi ertelediğimiz gibi bundan sonra da erteleyelim? İşi yarına bırakanlar helak olmuşlardır, hüsran ehlidir, perişandır.

Mevlana Halid Efendimiz’in size bir hikayesini nakledeyim. Birine el vermek için yaptığı teklifini anlatayım da görünüz fırsatı kaçırmak ne kadar fena şeydir. Bir yıl, saray tarafından Halil Efendi adında biri surre emini (Her sene yeniden hazırlanan Kabe örtüsünün İstanbul’dan Mekke’ye götürülmesine memur heyetin başı) tayin edilir. Adet üzere bu adam Üsküdar tarafına geçer. Surre yola çıkacağı sırada Üsküdar da mezarlık tarafından bir hoca peyda olur ve, “Halil Efendi, mademki Hicaz’a gidiyorsun, şu benim mektubumu da Şam-ı şerif’te Mevlana Halid Efendimiz hazretlerine ver. Ne emrederlerse saatiyle kaydedip lütfen bana getir” der. Halil Efendi de, “Peki” diyerek mektubu alır, cebine koyar, Şam’a gelir, valiye misafir olur. Fakat o adamın mektubunu Mevlana Halid Efendimiz’e vermeyi veya göndermeyi unutur. Bir akşam otururken Mevlana Halid, “Kalkınız, feneri yakınız valiye gideceğim” diye emir buyururlar. Feneri yakarlar, kalkıp valiye giderler. Valiye haber verirler. Mevlana Halid böyle ve bir adeti olmadığından herkes hayret eder. Vali ve adamları hemen karşılamaya koşarlar. Yukarı çıkarlar. Halil Efendi ve vali ile bir hayli vakit oturup konuştuktan sonra “Feneri yakınız da gidelim” diye buyururlar. Fener yakılır. Bunlar da uğurlamak için ayağa kalkarlar, Efendi hazretleri tekrar otururlar. İkinci defa yine fener yakılır, yine gitmez, otururlar. Bu durum üç defa tekrarlandığı halde mektubu çıkarıp vermek Halil Efendi’nin aklına gelmez. Nihayet mecbur olurlar ve, “Efendi, bizim sizde bir mektubumuz olacak” buyururlar. Halil Efendi de, “Hayır efendim, bendeniz de mektup filan yok” der.

“Canım, falan mezarlıkta, bir hoca efendi size bir mektup vermişti, hele cebinize bakınız” diye buyurunca adamın aklı başına gelir. Elini cebine sokar nasıl alıp koymuşsa mektubun öylece cebinde bulunduğunu görür. Çıkarıp verir ve der ki: “İnşallah Hicaz’dan dönüşte biz de efendimize intisap ederiz.” Buyururlar ki: “Şimdi olsa daha iyi olur.” Halil Efendi: “Hayır, gidelim gelelim, inşallah o vakit intisap edeyim.” Mevlana Halid Efendimiz, “Şimdi olsa iyidir” buyururlarsa da adam yine ısrar eder, kendileri de, “Eh, artık siz bilirsiniz” buyururlar ve çıkıp giderler.

Halil Efendi Hicaz’a gider, döner. Şam’a gelince intisap etmek isterse de Mevlana Halid Efendimiz’in ahiret alemine teşrif buyurduklarını öğrenir. Adam da böyle bir şereften, Mevlana Halid Efendimizle intisap etme devlet ve nimetinden mahrum kalır. Döner İstanbul’a gelir, Üsküdar’a gelince mezarlıktan yine o hoca görülür. “Hacı Halil Efendi, mektubumu verdin mi, ne buyurdular?” diye sorar. Hacı Halil Efendi meseleyi tamamen anlatır. Hoca der ki: “Ne yapayım, benim işim görüldü ama sen mahrum kaldın. Demek ki nasibin yokmuş, talihine küs.”

İşte bakınız! Mevlana Halid Efendimiz gibi bütün alemleri feyizleriyle doldurmuş bir keremli zattan Halil Efendi faydalanamadı, mahrum kaldı. İntisabı erteledi, geciktirdi. Efendi! Bu fırsat yüz bin kişide bir kişinin eline geçmezdi.

Kısaca demek isterim ki her şeyde böyledir. Fırsat kaçırmak ebedi hasret ve pişmanlığa yol açar. Aklımızı başımıza toplayalım. Ne yapacaksak yapalım, rahatla, selametle geçip gidelim.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.