Şeytan, Fakirlikle Korkutur

Nefs içteki en büyük düşmanımızdır ve bir nefis, yetmiş şeytandan beterdir. Gerek nefis ve gerek şeytan vücut ülkesini elde edip, akl-ı meadu kalp ve ruhumuzu esir edip istedikleri gibi onları harap ve perişan ederler. İnsan, iradesiyle kalp ve ruh taraflısı olur, özellikle emirlere uyma ve yasaklardan kaçmaya gayret eder ve bir de bir insan-ı kamil eli tutup onun terbiyesi altına girerse, Allah’ın yardımıyla artık o adama, o vücutta ne nefis ne de şeytan hiçbir şey yapamazlar. İnsan her beladan kurtulur. Dünyada da ahirette de rahat eder. Ne rahatı, belki ilahi huzurda bulunarak o cemalullaha nazar etmek devlet ve saadetine erer. Mevla’ya yakınlık ve vuslata nail olarak, yaratılış ve dünyaya gönderiliş gayesini yerine getirmeyi de başarmış olur.

Şeytan en çok fakirlikle korkutarak ve insanı dünyaya yönelterek Allah’tan koparmak ve uzaklaştırmak ister. Daima fahşa ve münker ile ona emreder.

“Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emreder. Allah ise (nafaka hususunda) size kendisinden bir bağışlama ve bolluk vaat ediyor. Allah (ihsanı) geniş olan, (her şeyi) hakkıyla bilendir” (Bakara 2/268) ayet-i celilesi şeytanın bu süsleyip çirkini güzel göstermesine yeterli delildir.

Halbuki rızkımız taksim edilmiştir ve nasıl olsa bir şekilde bize gelecektir. Evliyaullahtan Hatim-i Esam hazretleri bir iş için uzak bir yere gidecekmiş. Hanımına, “Ben gidip gelinceye kadar erzak ihtiyacın ne ise söyle, hazırlayayım” der. Hanımı da, “Pekala, benim ne kadar yaşayacağımı biliyorsan o kadar günlük yiyip içeceğimi hesapla ve hazırla da git…” diye karşılık verir. Hatim-i Esam hazretleri, “Ne kadar yaşayacağını ben ne bileyim?” deyince hanımı, “Mademki bilmezsin, şu halde bilene bırak da git… O rızkımı verir” diye cevap verir. Hatim-i Esam hazretleri de bırakır gider. Kocası gittiği için konu komşusu yanına gelirler. Yiyip içeceğini temin etmeden gittiği için de, “Bu nasıl erkekmiş, böyle olur mu?” diye Hatim-i Esam hazretlerini kötüleyip kınamaya başlarlar. Mübareğin hanımı onlara hitaben, “Canım, kocam benim rızık vericim, yiyeceklerimi veren değil; rızkı Cenab-ı Hak ihsan buyurur, kocam yalnız o ihsan olunan rızkımı bana getirir. Onun gitmesiyle, razıkımın Rezzak oluşuna zarar gelmez ki?” der.

Gerçekten de öyledir. Memuriyet, ticaret, sanat, ziraat… bunlar hep birer basit sebep ve bahanedir. Hakikatte Rezzak’ımız, Halik’ımız Mevla-yı Müteal hazretleridir. Kullarının rızkını genellikle böyle sebepler aracılığıyla verir. İlahi adet böyledir.

Bunun yanı sıra, sebepsiz verdiği de vardır, fakat bu nadirdir. Hz. Ömer Efendimiz’e [radıyallahu anh] bir gün biri gelir, bir memuriyet ister. Hz. Ömer de Kur’an-ı Kerim’i okumayı bilip bilmediğini sorar. O da bilmiyorum, der. Hz. Ömer, “Kur’an okumayı bilmeyene biz memuriyet vermeyiz, git öğren gel, sana bir görev verelim” diye emir buyururlar. O adam gider, hakikaten Kur’an’ı öğrenir, fakat gelip Hz. Ömer Efendimiz’e [radıyallahu anh] başvurmaz. Bir gün Hz. Ömer Efendimiz o adama rastlar, “Yahu, sen ayağını bizden kestin, niçin yanımıza gelip gitmiyorsun?” diye sorar. O zat cevaben, “Haşa ve kella, şerefli zatınızdan kesilmek, sizin meclisinizden mahrumiyet bizim için mümkün değildir. Yalnız Kur’an’ı öğren diye emir buyurmuştunuz, öğrendim. Cenab-ı Hakk’ın,

“Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter” (Talak 65/2-3) ferman-ı ilahisinden ve bunlar gibi ayet-i celilelerinden, rızık için yanınıza gelmeye bir memuriyet istemeye gerek görmedim de onun için zat-ı alinizi rahatsız etmek istemedim, diye arzeder.

İşte hakikat böyle iken ve kendisinin üzerine hiçbir şey vacip değil iken rızkımızı vermeyi üzerine almışken; bu samedani kefilliğe güvenmeyip de şeytanın bizi, fakirlikle ve açlıkla korkutmasına ve bizi dünyaya meylettirmesiyle, asıl işimizden, Allahımız’dan ayırarak uzaklaştırmasına meydan verelim mi?

İyi düşünür ve dikkat edersek isteklerimize aykırı bu alemde çok şeyler oluyor. Biz bunların hiçbirini engellemeye veya ortadan kaldırmaya muktedir olamıyoruz. Bunun gibi, elde etmeyi arzu ettiğimiz birçok şeyler de ele geçmiyor. Ne kadar arzu ve gayret edersek edelim, olmayacaksa da olmuyor. Şu halde buranın işi için, dünyevi işlerimiz için, lüzumundan fazla düşünmeye, üzülmeye ve bu düşüncelerle kendimizi meşgul edip huzur ve farkındalığımızdan, bizden beklenen esas işimizden, batınımızdan kopmaya ve ayrılmaya gerek yoktur. Takdir edilen ne ise olur ve olacaktır. Ondan fazla bir şey olmasına ihtimal yoktur. Şu halde boşuna olduğu belli olan bu üzüntülerimize ne lüzum var?

Evet, böyle diyorum, ama bununla sebeplere sarılmayalım ve teşebbüsten de geri kalalım demiyorum. Hayır, hayır, öyle şey olmaz … Sebeplere elbette müracaat ederiz ve edeceğiz. Olursa ne ala … Şayet olmadıysa artık boş yere üzülüp tasalanmaya lüzum yoktur. Bu düşüncelerle meşgul olup da ahiret işimizden, Allah işimizden kopmamız ve ayrılmamız doğru değildir. Sebeplerin peşine düşerek, sebepleri yaratandan ayrılmak da doğru ve uygun değildir. Hasılı, bu gibi düşünceler hep şeytanın fısıltı ve kandırmalarından başka bir şey değildir…


 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.