İnsaniyet Rütbesi

İnsaniyet Rütbesi Nedir?

İnsaniyet Rütbesi; Tevrat-ı Şerif’te şöyle yazılı imiş: “Kulum, senin bir sevdiğinden bir mektup gelse, cemaat İçerisinde de olsan, bir tenha yere çekilip onu dikkatle okursun. Acaba benim ilahi kelamım o mektuptan; ben de o sevgiliden aşağı mıyım ki sen benim ilahi ayetlerimi böyle lakayıt tutuyorsun ve önem vermiyorsun?”

Bazı kudsi hadislerde de, “Bir kulum bana, Aman, ya Rabbi!’ derse, ben ona icabet etmemekten haya ederim” buyruluyor. Kuluna bu türlü buyuran Allah, şimdi bizlere, “Ey kulum! Ben Allahım… Sen benden nasıl haya etmiyorsun? Utanmıyor musun ki ben seni ilahi zatıma davet ediyorum da sen icabetle bu davetimi kabul etmiyorsun?” derse ne cevap veririz?

Cenab-ı Hak bu insana verdiği şerefi, büyüklüğü hiçbir mahlukuna vermemiştir. Melaike-i kiram hakkında Cenab-ı Hak,

“Bilakis (melekler), lütuf ve ihsana mazhar olmuş kulIardır” (Enbiya 21/26) buyuruyor. Fakat sıra insana gelince, “Ya ibadi, ya ibadi” (Ey kulum, ey benim kulum!) diye zat-ı ilahiyyesine atfediyor ki bu şeref kadar paha biçilmez, yüce bir makam ve ihsan olamaz.

İnsanı, kendi yarattığı ve şekil verdiği keremli meleklere de şöylece haber veriyor:

“Hani Rabb’in meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!. “ (Hicr 15/28-29).

Evet, melekler, ilahi emir ve ferman gereği bu insana, onu yüceltmek ve onun keremli olduğunu bildirmek için secde ettiler.

İnsan hayatını, sakın ola ki hayvanların hayatına benzetmeyelim. Zira onlarınki hayvani bir hayattır. Mesela onların görmesi insan içindir. Ta ki gideceği yeri görsün de insanı menziline ulaştırsın veya üstündeki yükü gideceği yere götürebilsin. Onlarda konuşma, akıl, manaları idrak etme, rabbani sırlara vakıf olma kabiliyeti… kısaca, insana bahşedilen üstünlüklerin hiçbiri yoktur. Öyleyse neden insan onlarla kıyas olunsun?

Fakat, gerektir ki insan da Cenab-ı Kuddüs’ü, kamil bir şekilde tanımak üzere, büyük bir gayretten ve lüzumlu vesilelere teşebbüsten geri durmamalıdır. Ancak bunu yerine getirdiği takdirde insaniyet rütbesini muhafaza etmiş olur.

Muhyiddin İbnü’l-Arabi hazretleri, İmam Fahreddin-i Razi’ye yazdığı bir mektupta buyurmuştur ki: Cenab-ı Hak, cennetlerinde ehl-i cennete tasavvur etmedikleri ve bilemedikleri bir suretle tecelli buyurur. Bunun üzerine ehl-i cennet, Hakk’ı Hakk’a karşı inkar ederek, “Sen bizim Rabbimiz değilsin” derler. Lakin ehlullah ve marifet sahibi olan arifler, hangi  şekilde rabbani tecelli olursa olsun, Hak ile Hakk’ı ispat ve kabul ederler ve Rableri olduğunu bilirler. Buradan da anlaşılacağı üzere ilk zümreyi, anlatılan akıbete götüren şey, marifetlerindeki eksikliktir. Eksik marifet ise, ma’rufu, yani Allah’ı ancak şart olarak kabul edebilir. Lakin tam ve kamil marifet erbabı ise her türlü kayıt, şüphe ve zandan uzak olarak, insanın kadir olabileceği kadar, o Rabb-i mutlakla ulaşmışlardır. Bu yüzden, bu mübarek zatlar, dünya ve ahirette hiçbir şekilde Rablerinden ve Rableri de kendilerinden perdeli olamaz. Bunlar her yüzden o hakiki ma’rufu kabul ederler.

Müminin bedelinin sadece cennet olması pek azdır. Mümin neden yalnız cennete razı olsun ve kanaat etsin? Çünkü mümin cemalullahı her an ve devamlı olarak temaşaya kabiliyetli yaratılmış, Zat-ı Zülcelal’e davet olunmuş; Allah ile olmaya layık olsun diye halk ve icat edilmiştir. Bu itibarla, bizzat maksudu cennet değil, Rabb’in zatıdır; Rabbü’l-izzet’in cemalidir ve o melik-i muktedire vuslattır.


 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.