İnsan Allah’ın Halifesi ve Aynasıdır

Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] soyundan olanları, mümkün olduğu kadar çok aziz tutmalıyız. Onlara çok hürmet ve ikramda bulunmalıyız. Bir vakit, bir seyyide hanım, Belh şehrine gelir ve ailecek fakir bir halde bulunduklarından, Belh emirine başvurur ve kendilerinin seyyidlerden olduklarını beyanla bir ev verilmesini istirham eder. Emir, söylediklerini ispat edecek bir belge olup olmadığını sorar. Kadın seyyidlerden olduklarına dair bir belge gösteremediğinden, emir de isteklerini yerine getirmez. Kadıncağız, bu kez bir Mecusi‘ye gider ve, “Hz. Muhammed’in [sallallahu aleyhi vesellem] tertemiz soyundan” olduğunu ve mümkünse kendilerine bir evin verilmesini talep eder. Mecusi derhal ve tereddütsüz kendi konağının en güzel odasını bunlara tahsis ve hizmetlerine de birkaç hizmetçi tayin eder.

Bunun üzerine bir gün Belh emiri rüyasında gayet yüksek, dünyada asla benzeri olmayan bir haşmet ve saltanattaki ruhani bir sarayda Resulullah Efendimiz’le [sallallahu aleyhi vesellem] ashab-ı güzin efendilerimizden bazılarını görür. “Ya Resulallah! Burası neresidir?” diye sorar. Peygamber Efendimiz, “Burası cennettir, müminlere mahsustur” diye ferman buyurunca, emir, “Ya Resulallah ben de müminim” diye arzeder. Resul-i Ekrem Efendimiz, “Belgen var mıdır?” diye sorarlar. Resulullah’tan gelen bu sorunun dehşetinden emir rüyadan uyanır ve işi anlar. Derhal belge gösteremediği için kendisine oturabileceği bir yer göstermediği o kadını arattırmaya başlar.

Nihayet kadını oturmakta olduğu Mecusi’nin evinde bulurlar. Mecusi’den misafirlerini kendilerine vermesini ısrarla isterlerse de o kesinlikle vermez. Hatta emir, “O kadını ve beraberindekileri bize verirsen sana 1000 altın veririm” der. Mecusi bu teklifi reddettiği gibi der ki: “Nasıl veririm? Zira iman nimetine bunlar sayesinde kavuştum. Yine içine girebilmesi için, Belh emirinden belge istediği yeri (cenneti), Habibullah Efendimiz, bana onlar sayesinde belgesiz olarak lütuf ve ikram buyurdu. Bu sebeple onları kesinlikle ve ebediyen vermem. Bunlar benim en aziz misafirlerimdir. ”

Evet, işte Resul-i Ekrem Efendimiz’in torunlarından ve onun tertemiz soyundan olan bir kadına hürmet etmenin derecesi ve karşılığı ne imiş ve nasılmış siz düşünün.

Biliyoruz ki Resul-i Zişan Efendimiz’e yakınlık iki türlüdür: Biri; yaratılış ve soy sop bakımından yakınlık, diğeri ise dini yakınlıktır.

Yaratılış bakımından yakınlık, Peygamberimiz’in şerefli soyundan olan muhterem kişilerin yakınlığıdır ki bu yakınlığa sahip olanlara hürmet, tazim ve muhabbet her mümine vacip ve mutlaka lazımdır. Bunlara muhabbet,

“De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum” (Şura 42/23) ayet-i celilesiyle sabittir.

“O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selim (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur)” (şuara 26/88-89) ayeti ise dini yakınlığa işarettir.

“Yaratılıştan” ve “dinden” kaynaklanan yakınlıklar bir kişide birleşirse, elbette yakınlığın bu türlüsü pek büyüktür, nur üstüne nurdur. Dini yakınlık yönünden olan asalet ve Peygamber yakını olma, kıyametten sonra da devam edeceğinden, bu yakınlık da pek büyüktür. Bu yakınlık bilinip bulunduktan sonra bir mümini, hatta kendini insan aşağılamaya nasıl cesaret edebilir? Rıza-yı ilahiye aykırı zahir veya batın herhangi bir şeyi işlemeye insan nasıl cüret eder? Zira, “Ben Allah ‘tanım, müminler de nurumdandır “ buyuran zat, Habib-i Kibriya Efendimizdir. Öyleyse, bir müminin başkasını veya kendisini horlaması veya rezil bir duruma düşürmesi, hakikatte kime hakaret ve ihanettir?

Hatta iş bununla da kalmıyor. Nitekim Cenab-ı Hak da,

“İçerisinde ruhumdan üfürdüğüm” (Sad 38/72) ve yine,

“İki elimle (yani bizzat) yarattığım (insan)a” (Sad 38/75) buyuruyor.

Hakikat ehli arifler, son ayet-i kerimedeki “İki elimle” ifadesine birçok manalar vermişlerdir. Bunlardan büyük bir kısmı, “İki elden murat, Cenab-ı Hakk’ın insandaki tasarrufunun celal ve cemali, lütuf ve kahrı ile meydana geldiğine işarettir” buyuruyorlar.

Evet, bu iki zıt tecelliden kemal hasıl olur. İnsan, melekler gibi sırf cemalden yaratılmamıştır. Hayvanlar ve şeytanlar gibi yalnız kahır ve celalden de meydana getirilmemiştir. Zira insan, Huda’nın aynası, bütün alemleri gösteren bir ayna ve Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Bu yüzden “celal” ve “cemal”i toplamış olup celalden kaçarak cemale, yani emir alemine dönerek, oraya yönelip yoğunlaşarak gerçek rütbesini, yani insaniyet mertebesini bulur.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.