Hesapsız Ecir, Zat-ı İlahiyyedir

Cenab-ı Hak, Hz. Musa‘ya [as], “Ey Musa! Ben Tevrat’ın sonuna beş cümle yazdım. Eğer sen bunlarla amel edersen, bütün amellerin sana fayda verir, yoksa hiçbir şey sana fayda vermez. O cümlelerin;

Birincisi: Hakiki rızık verici benim. Benim Rezzak olduğuma güven ve tevekkül et, ben senin rızkına kefilim.

İkincisi: Sultandan, saltanat sahiplerinden korkma. Mademki benim ilahi saltanatım vardır, her bir saltanat sahibinin saltanatı fani ve geçicidir. Benim ilahi saltanatım ise ebedidir.

Üçüncüsü: Kendi ayıbını gör, başkalarının ayıbını görme. Zira beşer, ayıptan asla kurtulamaz ve sen de beşersin, ayıbın vardır.

Dördüncüsü: Mademki senin vücudunda ruh vardır. Şeytanla savaşmayı terketme.

Beşincisi: Ya Musa! Benim mekrimden ebediyen emin olma. Hatta nefsin cennette bile bulunsa. Zira senin baban Adem’in başına ne geldi ise cennette geldi!” buyurmuştur.

Evet, Cenab-ı Hak, Rezzak’tır. Şu halde rızkımızı çiftten, çubuktan, tarladan, öküzden, ticaretten, memuriyetten, şundan bundan beklemek ve bilmek şirktir. Bu ve buna benzer şekilde nefsi ve mahlukatı Allah’a ortak edenlere müşrik desek canları sıkılır. Nasıl edelim, söylesek olmaz, söylemesek hiç olmaz.

Yalnız, rızık konusunda Cenab-ı Hakk’a tevekkülü ve güvenmeyi yanlış anlamayalım. Dünyayı ve sebeplere sarılmayı terkedelim demiyoruz. Sebeplere sarılmakla birlikte, Cenab-ı Hak vermezse gene vermez. Bol rızık verirse buna kimse mani olamayacağı gibi, az rızık takdir ettiği zaman da bunu kimse çoğaltamaz. Bunu böyle bilmek ve sağlam bir inanç üzere bulunmak lazımdır. Muvahhidlik budur. Hakkani tevhid budur. Sebeplere başvururuz, fakat etkisini ve sonucunu Hak’tan biliriz. Rezzak olarak ancak O’nu tanırız.

Sonra, her makam ve saltanat sahibinden korkmayacağız. Saltanat sahibi dediklerimiz ağa, paşa, bey… kısaca nüfuz sahibi olan kimselerdir. Bunlardan korkmak yine şirktir. Bu korku tevhide ve irfana aykırıdır.

Sonra, kimsenin ayıbını görmeyeceğiz. Evet, halkın ayıplarını araştırmak ve görmek, insanı Cenab-ı Hak’tan mahrum eden perdelerin ve yol kesenlerin büyüklerindendir. Ayıp görmek lazımsa insanın kendi ayıbını görmesi ona yeter de artar. Özellikle beşerin ebediyen ayıptan kurtulamayacağına Cenab-l Hak bizzat şehadet ediyor.

“Kendinizi temize çıkarmayınız. Allah (günahtan) korunanı daha iyi bilir” (Necm 53/32) ayet-i kerimesi hiç kimseye nefsini ayıplardan uzak görme imkanını vermemiştir. Benim ayıbım yoktur deme, vardır. Bunu kabul ve ıslahına gayret et, nefsini kusurla dolu görmeyen ebediyen noksandan kurtulamaz.

Sonra, şeytanla sürekli savaş halinde olacağız. Fakat biz o kadar büyüdük ki şeytan nedir, onunla savaşmak nedir? Bunu hiç dikkate almadık. Haşa ve haşa acaba, Kelimullah’tan da mı büyük olduk? Nefis ve şeytan bize bu kadar iş yaptığı halde, bir gün olsun ondan bir intikam almayı hatırımıza dahi getirmedik.

Mesela şeytan, insanın damarlarında gezer, dolaşır. Bunun yollarını daraltmak gerektiği, “Açlıkla, şeytanın yollarını daraltınız” hadis-i şerifiyle sabittir. Biz bir gün olsun bu nefsi yemekten kesmeyi göze alamadik. Tabii bu da kendi kendine yapmakla olmaz. İnsana bir mürebbi-mürşid lazımdır ki durum neyi gerektiriyorsa o emretsin, biz de yapalım ve yapacağımız şeylerin şuurunda olalım. Halbuki biz, şeyhi de mürşidi de ne aradık ne tanıdık ve ne de ona teslim olduk. Bu nefisten ve bu varlıktan geçmek için önce sağlam bir niyet lazımdır. Sonra, kamil ve mükemmil bir mürşid lazımdır. Ta ki himmetiyle, medet ve yardımlarıyla iş yapıla ve yapılan şeyden fayda sağlanmış ola. Gerçi bazı yerlerde ve sınırlı zamanlarda şeyhe karşı görünürde bir edep hala muhafaza olunuyor. Fakat bunu yapanlar da çoğu zaman, mürşidinin kendi haline vakıf olduğunu düşünemiyorlar. Gaflet ediyorlar ve bu yüzden zahir edeplere ve gönül edebine, tarikatın erkan ve üslubuna riayetle istikamet edemiyorlar. Nefislerinin, heva ve arzularının hükmüne, şeytanın telkinlerine tabi olup kalıyorlar. Bu durumda şeyhimizin elinden bir şey gelmiyor, bize bir şey yapamıyor gibi söz ve düşüncelerle mürşide kusur isnat etmeye başlıyorlar. Ettirsin ki edelim, diyorlar. Yahu, böyle yapmaya, şeyhin acaba ne mecburiyeti varmış diye hiç düşünmüyorlar. Evet, şeyh yapmaya, yaptırmaya mecburdur, meftundur. Fakat, sen yapmak istersen… Biz şeytanın, nefsin, dünyanın mı kuluyuz, yoksa Halık’ımızın mı? Eğer Allahımız’ın kulu isek neden bunlara tabi oluyoruz ve bu şekilde Allah’tan, kitabullahtan, Resulullah’tan, evliyaullahtan uzak ve ayrı düşüyor ve bunlara ilgisiz kalıyoruz?  Dindeki bu cehaletimiz, Hak’tan kopuşumuz, sünnet-i seniyyeden kaçışımız, evliyaullahtan uzak durmakla onları sevmeyişimiz devam ettikçe, hiç şüphe yok dinimiz de dünyamız da ahiretimiz de mahvolup gider, gitti ve gidiyor. Artık siz bilirsiniz. Eğer bize Allah, Peygamber, din lazımsa, bu dediklerimizi kabul ve o suretle amel lazımdır. Yok lazım değilse onu da siz bilirsiniz…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.