Halkın Dili, Hakk’ın Kalemidir

Bu yolda, insana, duyup işittiğini kabul eden bir kabul kulağı, güzel bir kabul ve idrak ile bir de irfan ve anlayış gerekir. Ta ki o adamdan murad-ı ilahi hasıl olsun. Kul, kamil bir kullukla Rabb’ini tanıma mertebesine ulaşsın, insanlığın hakikatini ve Allah’ın halifesi olma rütbesini bulabilsin.

Bir memlekette ayyaşın biri, mest ve sarhoş dolaşırken kendi kendine hitaben, “Şabanın yirmisi oldu; kadehleri büyüt ve kadehlerin arasını kesme” diye birtakım beyitler söyleyerek geziyor. Yani; artık ramazanda içmek olmaz demek istiyor. Bunu büyüklerden biri işitiyor. Fakat farklı bir anlamda işitiyor. Sanki o sarhoş diyor ki: “Senin ömrün artık sona yaklaştı. Doğruca Mekke-i Mükerreme‘ye git, kalan ömrünü orada ibadet ve taatle geçir.” Hakikaten o adam, oradan hicretle Harem-i Şerif’e gidiyor. Orada ömrünü ibadetle tamamlıyor. Çünkü, “Mekke-i Mükerreme Harem-i şerifindeki iki rekat namazın, diğer yerlerin yüz katına; Medine-i Münevvere Harem-i şerif’indeki iki  rekat namazın, sair yerlerin elli bin rekatına ve Kudüs-i şerif’in Harem-i şerif’indeki iki rekat namazın da başka yerlerin yirmi veyahut yirmi beş bin rekatına denk olduğu hadis-i şerifle sabittir.

Bu Harem-i şerifler ehlinin nasıl ki ibadetlerinin ecri böyle binlerce kat fazladır; günahlarının cezası da buna göredir. Bu sırra ve hikmete binaendir ki İbn Abbas Efendimiz [radıyallahu anh] , Mekke-i Mükerreme‘de “İnsanın kalbine gelen kötü düşünceler de yazılır” diye orada duramamış, Taif’e yerleşmiştir.

Ey salik! Bu hakikat, iç alemde de böyledir. Yani, kalp erbabı ve hakikat ehli olanların yalnız bir tek ibadetlerine yüz bin belki hesapsız ecir verilir. Halbuki, diğerlerinin aynı ibadetine bire on, yahut üç yüz nihayet yedi yüz verilir ki çoğu kez bu da seçkinlere mahsustur.

Bunun gibi yine kalp ehlinin ve hakikat erbabının kusurları da Allah katında böyle büyük olur. Çünkü “seyyiatü’l-mukarrebin, hasenatü’l-ebrar”dır. Çünkü sevgiliye sevenin veya sevene sevgilinin en ufak bir şeyi pek ağır gelir. Buna dair, birçok ibretler ve işler de olmuştur. Her ne ise bu işler hakikat ehli olanlara göredir.

Bu halk, tarikat ehlini çok dillerine dolarlar. Onların ufacık bir kusurunu büyütür ve aleme yayarlar. Bu hal, Rabbimiz’in bize en büyük ikramıdır. Zira, “Halkın dili Hakk’ın kalemidir” buyrulmuştur. Demek ki biz Rabbimiz’i bırakıyoruz da O bizi bırakmıyor. Kulların diliyle bizi kendisine döndürmek, çekmek murat buyuruyor. Şu halde kusurlarımızı söyleyenlere gücenmek şöyle dursun, onlara çok dua etmek lazımdır. Hatta onların elini öperek, “Rica ederim birader, daha ne kusurlarım varsa söyle de bırakmaya çalışayım” demek gerekir. İşte insaf böyle olur ve ehl-i tarike yakışan edep, ahlak ve irfan da budur.

Bir dervişten beşeriyet icabı bir kusur, bir edepsizlik, rızaya aykırı bir şey meydana geldiğinde eğer eski hali ve zevki kendisinde baki kalır ve kendisi bir iptilaya veya halkın kınama ve ayıplamasına uğramazsa, o kişi ilahi tuzakla karşı karşıyadır. Çok korkması ve başının çaresine bakması lazımdır. Bizi kınayıp ayıplayanlara da Allah hayırlar ve insaf versin de onlar da bu kusurlarımızı, Allah için değil de nefislerinin hali üzere kalmalarını destek için arayıp bulmuşlarsa, onlar da kendi kusurlarını düzeltmeye gayret etsinler. Dini yaşama konusunda, kendilerine bakmakla yükümlü olduğumuz kamillere baksınlar ve bu ariflerin terazisiyle kendilerini tartsınlar. Ta ki ilerleyip olgunlaşmakla Cenab-ı Hakk’ın razı olmadığı ahlaksızlıklardan onu bunu kınayıp ayıplamaktan ve gizlice kusur araştırmaktan kurtulsunlar.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.