Gönlünü Huzurullah ile Meşgul Eden, Hakk’ı Çabuk Bulur

Hakk-ı Bulmak

Büyüklerimiz buyuruyorlar ki: “Her kim ki Allah’a tabi olarak yakınlık kazanır; o Hakk’ı tez bulur. Her kim de Allah’a tabi olmaktan ayrılırsa o yolunu pek uzun eder. Böylesi Hakk’ı son nefeste de bulsa şükretsin.

Yani demek istiyorlar ki: İşin başında gönlünü huzurullah ile meşgul olmaya alıştırır ve bu huzuru sabitleştirmeye ve hakikatine ulaştırmaya gayret ederse o kimse Hakk’ı tez bulur. İşte buna tabi olarak Allah’a gitmek diyorlar.

Tabi olmaktan ayrılmak ise bu daimi huzura, bu batın nisbetine çok önem vermeyerek, dıştan nefsin çirkin ahlakını terk sevdasına düşmek, “Şunu da yapayım”, “Aha bu kaldı”, “Bu nereden çıktı?” gibi şeylerle uğraşarak sadece dıştan Hakk’a yol bulmaya çalışmak demektir. İşte bunlar yollarını çok uzattılar; tabi olmaktan ayrıldılar, işlerini hem geç ve hem de güç ettiler. Kim ne derse desin, biz huzurumuza çok dikkat edelim, onun yerleşmesi ve hakikat olmasına çok gayret ve himmet edelim. Neticesi muhakkak ki çok iyi olur.

Şazeli büyüklerinden İbn Meşiş hazretleri buyuruyor ki: “Seni dünyaya yönelten herhangi bir şey seni kendinden geçirir; ibadet ve taate sevkeden de seni yorgunluk ve sıkıntı içinde bırakır. En güzel nasihatçi seni Mevla’ya sevkedendir.”

Hakikaten öyledir. Burası “amel yurdu”dur, “ücret ve mükafat yeri” değildir. Bu yüzden biz O’nun bizden ne istediğine dikkat edelim ve ücret talibi olmayalım. Zira O’nun bizden istediği, bizim O’ndan istediğimizden daha çok hakkımızda hayırlıdır. Diyeceksiniz ki: “Evliyasına Cenab-ı Hak, bu kadar ihsan ve ikramda bulunmuş.” Evet, doğrudur. Fakat benim bu konuda demek istediğim; her şeyden önce, bizzat ve asıl maksudumuz, ancak Mevlamız olsun. Hak Teala ihsan eder veya etmez, orasını yalnız kendisi bilir. Biz bu gibi konulara takılıp kalmayalım. İşte bu hal de ancak O’nun huzurunun gönlümüzde devam ve sebat bulmasıyla mümkündür. Kimin huzuru çoksa onun nuru da çoktur.

Hikem-i Ataiyye‘de buyruluyor ki: “Cenab-ı Hak senin dışını isimlerinin nurları ve eserleriyle, batınını da sıfatlarının nurlarıyla kuşatmıştır. Bunu, kendisinin ayrılığına, uzaklığına senin tahammülün olmadığını bildiği için böyle yapmıştır.” Mademki böyledir; böyle bir Rabb-i Azim’i insan, artık nasıl unutabilir? O’nu unutması kabil ve mümkün olur mu? Özellikle insan birbirini gördüğü ve birbirine nazar ettiği vakit Cenab-ı Hakk’ ı nasıl unutabilir?

Zira, Peygamber-i Zişan Efendimiz, “Cenab-ı Hak, Adem’i ilahi sureti üzerine yarattı ” diye buyurmuşlardır. İlahi sureti üzerine demek, rahmani sıfatı üzerine demektir. Evet, ilahi sıfatlarından birer numuneyi insana emanet kılmıştır: Semi’, basar, irade ve kelam gibi…

Yine bütün alemde ilahi ayetleri mevcuttur ve bunlar ilahi isim ve sıfatlarının habercisidirler. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak,

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Al-i imran 3/190-191) ayet-i kerimesinde öyle buyuruyor.

Ayet-i kerimede “ülü’l-elbab” buyruluşu hem akıl sahiplerine hem de (lübbü) yani içi, batını olanlara işarettir. Yalnız görünüşe bağlı olanlar ve yalnız dışı olanlar için elbette hiçbir ayet, yani delil yoktur.

Sonra, bu lüb, yani iç sahiplerini Cenab-ı Hak vasfederek, “Bunlar her üç halde de yani ayaktayken, otururken, yatarken, kısaca bütün hallerinde -çünkü bu üç halin dışında başka bir hal düşünülemez- Allah’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışını, icat ve ibdaını tefekkür ederler” (düşünürler) buyruluyor. Tefekkürün, zikretmekten daha üstün  olduğu bu ayet-i celileden de anlaşılıyor. Zira tefekkür en üstün ameldir. Böyle olduğu,  “Bir saat tefekkür bir sene nafile ibadet etmekten hayırlıdır”  ve, “Bir saatlik tefekkür yetmiş sene nafile ibadet etmekten daha hayırlıdır” hadis-i şerifleriyle de desteklenmiştir. Tabii buradaki bir sene ibadet etmekten hayırlı olan tefekkür, dışımızdaki, evrendeki ilahi ayetleri, Allah’ın varlığını ortaya koyan delilleri göz önünde bulundurarak, bunlardan Allah’ın kudret ve azametini muhakeme ederek O’na kullukta bulunmaktır.

İkinci hadis-i şerifteki, “Yetmiş sene ibadetten hayırlı olan tefekkür” ise, nefislerimizde bulunan hayret ve şaşkınlık verici durumları ve belki bizzat Allah Teala’yı kendisiyle hazır ve beraber, kendisinden kendisine daha yakın kesin bilerek bu huzurda gark olmak şeklindeki tefekkürdür ki kul bununla Hakk’a vasıl, kamil bir kul Mevla’nın zikri olur. Bu itibarla insanı böyle bir hale ulaştıran tefekkürün üstünde ve ondan faziletli bir ibadet olmadığı gibi, böyle bir tefekkürün sahibinin üstünde de ondan daha kamil biri olamaz.

Ayet-i kerimede, daha sonra buyruluyor ki: “Bu fikir ve ibret erbabı olanlar: ‘Ya Rabbi! Bunları sen boş yere halk etmedin. Biz seni tesbih ve takdis ederiz’ ve, ‘Ya Rabbi! Bizi ateş azabından muhafaza buyur’ derler.”

Hak ehlinin dilinde, fani olan her şeye “batıl” denilir. Evet, bu gökler ve yer, batıl olmazlarsa Hak olurlar. Halbuki bunlar fani ve yok olacaktır. Gerçekten bu gökler ve yer yok olacaklarsa da bunların yalnız görüntüleri fani ve yok olucudur. Fakat bunların “melekûtu” yani manası ve hakikati O’nun elindedir ki o kaybolmaz; yani bunlardan Hak uzak değildir. Bunları ayakta tutan, durduran O’dur. Bunlar “Hazretin aynasıdır.” Fakat bunu ancak irfan, yakin ve ihsan ehli anlar. Fakat bunlar ilahi isim ve sıfatların mazharıdır, Zat’ın mazharı değildirler…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.