Faniyi Baki’ye Tercih Etmek!

Faniyi Baki'ye Tercih Etmek Bize ne Kazandırır?

Hak celle ve ala hazretleri bir ayet-i celilede,

“İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar” (Rahman 55/19-20) buyuruyor. Müfessirler ve ehlullah, bu ayet-i celileye pek çok manalar vermişlerdir. Bazı müfessir ve hakikat ehli: İki denizden maksat bu vücuttur ki nefis ile ruhtur, buyurmuşlardır. Bunların arasındaki engel de akıl ile ilimdir, demişlerdir. Bu akıl ve ilim engeli, bu iki denizin sularının birbirine karışmasına mani olur. Çünkü ruh bir emr-i rabbanidir, ulvidir, geldiği kaynağa kavuşma derdindedir. Daima insanı ezeldeki ahdine vefaya, iyiliğe, zikir ve fikre, aşk ve muhabbete, kısaca yakınlık ve vuslata sevketmek ister.

Nefis ise; süflidir, aşağılara aittir, yere mensuptur. Daima insanı kötülüğe, isyana, hatta Allah muhafaza buyursun, fırsat bulduğu takdirde şirke ve küfre sevketmek ister. Bu itibarla kendi hazlarını icra ettirerek vücudu ele geçirmekle, orada hükümran olmak ve kendisiyle beraber sahibini de cehenneme sürüklemek ister. Cenab-ı Hak onu da bu fıtratta yaratmıştır.

Halbuki, her insanın hakikati, İslam fıtratı üzerine yaratılmıştır. Şimdi biz bu akıl ve ilmimizle insanlık hakikatimiz olan ruha hizmet edersek, onun taraflısı olursak, vücut ülkemiz selamet bulur; ruh da nefsin esaretinden kurtularak aslına dönebilir. Hatta, nefsin dahi bu yolla temizlenmesi, ıslahı mümkün olarak, o sayede cahil ve gafil olan bu nefis de sahibiyle beraber feyiz ve kurtuluşa nail olur. Bu imkan alemi, o vücûb alemine karışarak biz de yaratılışımızdan maksut olan gayeye ulaşmış oluruz. Bunun aksine akıl ve ilmimizi güzel kullanmaz, nefsimizin her emrine tabi olursak, artık ruh da bir şey yapmaya muktedir olamaz ve artık bu vücut şeytanın yatağı, deposu ve otağı olur, kalır. Şeytanın ise, dönüp dolaşıp rücu edeceği yer, cehennem kuyularıdır, Allah muhafaza buyursun. O nefsin sahibi de birlikte cehenneme gider.

İki denizden murat, “mürid ile mürşidi yahut insan ve Rahman, yahut insanın zahiri ile batınıdır” diyenler de vardır. Müfessirler ve ehlullah hazeratından bazıları, yine bu ayet-i celilenin tefsirinde buyuruyorlar ki: Cenab-ı Hak katında iki deniz vardır. Bu denizlerin biri Kuran-ı Azimüşşan’dır ki bu denizin inci arayan dalgıcı irfan, aşk, muhabbet, maarif, hakikatler ve rabbani sırların incilerini toplar. Fakat bu Kitab-ı Mübin’in zahiri ile zahirimizi, batını ve hakikatleriyle de batınımızı, insani hakikatimizi imar edip süslememiz gerekir ki her türlü nimete, yakınlığa ve Mevla’nın vuslatına nail olabilelim.

Denizlerin ikincisi de dünyadır ki buna gönül veren, Mevla’sını bırakıp sırf bununla meşgul olan, ilahi nimetlerin hepsinden mahrum olacağı gibi, her türlü şiddetli azaba da müstahak olacağı, insaniyet mertebesini bulamayıp zayi ve telef olacağı şüphesizdir.

Her vakit dediğimiz gibi: Dünya elimizde bulunsun, bunun zararı yoktur. Fakat gönlümüzü bununla meşgul etmememiz, muhabbetini içimize sokmaksızın, onu kullanmamız gerekir. Böyle olursa zarar değil, tam tersine ahireti, Allah’ı burada bu vasıta ile de kazanabileceğimiz için, böyle bir dünya yerilmiş değil, makbuldür. İlerleyiş ve saadetimize sebeptir.

Bir gün Süleyman [aleyhisselam] tacı, tahtı ve bütün haşmetiyle yukarıdan giderken aşağıda çiftçinin biri bunu görür ve der ki: “Cenab-ı Hak bu Davud oğlu Süleyman’a verdiği nimeti başka hiçbir kula vermedi…” Bu sözü Cenab-ı Hak, Hz. Süleyman’ın kulağına ulaştırır. Derhal Hz. Süleyman tahtıyla oraya iner ve o çiftçiye hitaben buyurur ki: “Davud oğlu Süleyman’ın bu saltanatının, bu nimetinin hiçbir kıymeti ve önemi yoktur. Senin ‘sübhanallah’ veya ‘elhamdülillah’ vesair tesbihattan herhangi birini, bir kerre söylemen, ind-i ilahide bu nimetlerin hepsinden daha fazla makbul ve güzeldir.”

Hakikaten buyurdukları gibidir; dünya bir hiçtir. Gafil o kimsedir ki faniyi baki üzerine tercih eder. Bu dünya ve onun metaı fanidir, geçicidir, yok olucudur. Nasıl olsa onu burada bırakıp gideceğiz. Ahiret ise bakidir, daimdir, ebedidir. Mülkün tek ve gerçek sahibi ise Cenab-ı Hak’tır. O ise ezelidir, ebedidir; baki yalnız O’dur. O’nu kazanmak kemaldir, büyüklüktür, insaniyet, şeref, izzet, devlet ve saadet O’dur…


 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.