Dem Bu Dem

Denilmiştir ki: “Bir saat ki geçip gitmiştir, artık onu düşünmeye lüzum yoktur, çünkü ondan elde bir şey kalmamıştır. Bir saat ki gelecektir; onun da ne getireceği belli değildir. Bu sebeple ona da dalmak lüzumsuz ve manasızdır. Zira ne suretle zuhur edeceği bilinmemektedir. İnsan için ancak içinde bulunduğu vakti, hali ganimet bilerek, o saat içerisinde Rabb’iyle olmak, istikamet etmek ve hal neyi gerektiriyorsa o şekilde bulunmak ziyade akıllılıktır, kemaldir.”

Yani, ne geçmişle oyalanmak ve ne de geleceğe dalmak… Sadece ve sadece içerisinde bulunduğumuz anın ve halin sahibi ile, o anı ve o hali değerlendirmektir, vazifemiz. Bakın Cenab-ı Hak şu ayet-i kerimesinde Habib-i Ekrem’ine nasıl buyuruyor:

“De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, ilahınızın, sadece bir ilah olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabb’ine kavuşmayı umuyorsa iyi iş yapsın ve Rabb’ine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (Kehf 18/110).

Evet, Habibullah da beşerdir. Fakat -haşa ve kella- bizim gibi beşer mi? Biz Hz. Muhammed’i [sallallahu aleyhi vesellem] tanımıyoruz. Yalnız işitmek suretiyle ve kitaplarda okuduğumuz şekilde bir tanıklığımız vardır. Eğer biz Habibullah’ı tanısaydık, onun güzel ve yüksek ahlakıyla ahlaklanmaya gayret ederdik. Hani nerede o ahlakla sıfatlanma? Hani onun sünnet-i seniyyelerine tabi olma ve onları yaşama? Hani onun mi’racı, hani onun ledün ilmi ki bizde görülmüyor? Olsa olsa sınırlı birkaç sünnete sarılmamız vardır. Bu da insana pek az bir fayda verebilir. Yani Niyazi-i Mısri’nin rüyası gibi olur: Niyazi-i Mısri, intisabından evvel, bir gece rüyasında bir tencereyi kalaycıya götürür. Kalaycı, “Bu tencerenin Niyazi gibi yalnız dışını mı kalaylayayım, yoksa dışıyla birlikte içini de kalaylayayım mı?” diye sorar. Niyazi-i Mısri bu sözün dehşetiyle uyanır. Hemen Ummi Sinan hazretlerine gider ve ona canı gönülden bağlanır. Ve o sayede evliyaullahın büyüklerinden bir zat olur. Haşa, maksadım kimsenin ayıp ve kusurunu söylemek değildir. Yalnız, eksiğimizin nerede olduğunu bilip onu tamamlamaya gayret etmek için bu türlü konuşuyor ve söylüyorum. Zira, hava gelen deliği kapatmak lazımdır, derler.

Sonra ayet-i kerimede buyruluyor ki: “Lakin bana vahyolunuyor.” Buradaki vahiy, gerek açık gerek gizli vahyin iki türlüsünü de içine almaktadır. Nitekim ümmet-i merhumenin evliyasına da gizli vahiy olur ki buna ilham denilir.

Sonra ayet-i kerimede, “Kim ki Rabb’ine kavuşmak ister, o salih amel işlesin ve hiçbir şeyi O’nun ibadetine ortak etmesin ” buyruluyor…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.