Allah Muhakkak ki Sizin Kalbinize Bakar

"Allah, Muhakkak ki Sizin Suretlerinize Bakmaz. Fakat Kalbinize Bakar"

Bize diyorlar ki: “Bizim ayıplarımızı söyle de biz onları terk edelim.” Çok tuhaf! Biz nasıl böyle yapar ve nasıl söyleriz.

Musa aleyhisselam zamanında, yağmur duasına çıkarlar. Ne kadar dua edilirse de yağmur yağmaz. Musa aleyhisselamın çok yalvarıp yakarması üzerine Cenab-ı Hak, “Ya Musa! Bu topluluk içinde koğuculuk yapan bir fasık var ki o içinizde bulundukça rahmet vermem” diye ferman buyurur. Musa aleyhisselamın, “Ya Rabbi! O kimdir?” diye sorması üzerine Cenab-ı Hak, “Ya Musa! Ben de mi koğuculuk edeyim?” diye buyurur. Ardından Kelimullah, halka hitaben, “Böyle bir fasık kim ise, Allah aşkına aramızdan çıksın” diye ilan eder. O adam da bu kadar halka karşı utanır, haya eder ve insanların arasından çıkamaz. Yalnız gönlünden tövbe edip Hakk’a yönelir. Yağmur da yağmaya başlar. Hz. Musa, “Ya Rabbi! Cemaatten kimse çıkıp ayrılmadı, fakat yağmur da yağdı. Bunun hikmeti nedir?” diye arzeder. Cevaben Cenab-ı Hak, Musa! O adam tövbe etti, bana döndü” buyurur.

Evet bizim iyilerimiz ne kadar çok olursa o kadar iyidir. Bir kötünün, değil yalnız nefsine, bütün halka verdiği zarar da çok büyüktür. İyi bir adamın da keza, bütün mahlukata faydası vardır. Cenab-ı Hakk’ın ilahi isimlerinden ve rabbani sıfatlarından bütün kulların ahlaklanmak ve hakikatine ermek üzere hisse ve nasipleri vardır. Mesela, “Gaffar”, örtme manasınadır. Bunun pek çok acayip manaları vardır. İnsanın hata ve kusurunu af buyurur. İnsanın içerisinde türlü organları; bağırsak, kan ve kemik gibi kısımları vardır. İşte bunları Allah, dışımızın güzelliği ile örtmüş ve gizlemiştir. Bununla beraber gene de ilahi nazar, insanın batınına yöneliktir. Bir hadis-i şerifte, “Allah sizin suretlerinize bakmaz, fakat kalbinize bakar” buyrulmuştur.

Evet, insanın da hemcinsinin kusur ve ayıplarını örtmesi gerekir. Onların iyiliklerini söylemek ve ortaya koymak lazımdır. Ta ki insanın ilahi ahlakla ahlaklanabilmesi mümkün olsun. Bu mevzuda hadis-i şerif de vardır: “Bir adam ki halkın ayıp ve kusurlarını örter. Cenab-ı Hak da onun ayıp ve kusurlarını örtüp af ve mağfiret eder “ buyrulmuştur.

Hz. Hatem zamanında bir kefen soyucu vardır. Nihayet hazretin huzuruna gelerek tövbe ve istiğfara muvaffak olur. Mübarek, bu adamdan, ne kadar kefen soyduğunu sorar. O da, 7000 diye arz edince bayılır. Ayıldıktan sonra hazret tekrar sorar: “Kaç tanesinin yüzünü kıbleden dönmüş gördün?” O adam, “Bu kadar kabirden ancak 300 kadarının yüzünü kıbleye karşı bulup diğerlerinin tamamen kıbleden dönmüş olduklarını gördüm” der.

O zaman böyle… Acaba bizim zamanımızda nasıl? Ancak Allah bilir… Efendiler, yüz yani sima insanın mana, batın tarafıdır. Bugün kalbi Allah’tan, O’nun rıza ve muhabbetini kazanmaktan çevrilmiş ve her şeyi arkaya atıp büsbütün dünyaya, masivaya yönelip dönmüş ve hatta Hak’tan, O’nun dininden ve kitab-ı ilahiden uzaklaşmış olanların yüzleri, nasıl olur da yarın kabirde ve mahşerde, kıbleye ve Allah’a döner? Heyhat, eğer gücümüz yetmiyor dersek, kuvvet ve kudretimizin üstündeki bir şeyden bize soru sorması, Cenab-ı Hakk’ın uluhiyyetinin şanına yakışmaz. Halbuki,

Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların her biri bundan mesuldür” (İsra 17/36) ayet-i celilesi hükmünce sorumluluğumuz kesindir. Cenab-ı Hakk’a karşı, “Ya Rabbi! Sen ettirmedin, sen yaptırmadın” denilemeyeceği gibi, öyle bir cürette bulunsak bile bu korkunç cehalet ve apaçık bir iftira olmaz mı? Çünkü biz ne vakit yaptık da olmadı. Bizi salih amellerden ve üstün bir ahlakı edinmekten kim alıkoydu?


 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.